Doğa Etiği
Farklı kültür ve değerlerin bir toplum içinde uyumla yaşamasını sağlayan şey nedir? Bizi bir arada tutan, çeşitliliği zenginlik kılan, her rengin ve her sesin yaşamın bir parçası olduğunu hatırlatan o bağ eksik olsaydı nasıl yaşardık? Ya da insan dediğimiz canlıyı tamamen denklemden çıkarıp sadece doğaya odaklansaydık?
Belgesellerde, kitaplarda veya hayallerimizde karşımıza çıkan insan eli değmemiş toprakları düşünelim. O görüntülerde hissettiğimiz yaşama isteğini, içimizdeki doğaya duyduğumuz güçlü özlemi hatırlayalım. O anlarda kim olduğumuzu ve doğanın bizde uyandırdığı duyguların ne kadar derin olduğunu yeniden sorgularız. İşte doğa etiği, tam bu sorgulamanın kesişim noktasında ortaya çıkar; hem insanın hem de doğanın varlığını gözeterek aradaki bağı sorumlulukla kurmamızı hatırlatır.

Peki etik nedir? En kısa haliyle etik, bireyin hem kendisine hem de çevresine karşı sorumluluklarını doğru–yanlış ölçütleriyle değerlendirmesidir. Yani ben-merkezcil bir yapıdan biz-merkezcil bir anlayışa geçiştir. Buradaki “biz” kavramını ise yalnızca insanlarla sınırlamamak gerekir. Carl Sagan’ın “Hepimiz yıldız tozuyuz” sözü bize canlı ve cansız her şeyin aynı kaynaktan geldiğini hatırlatır. Bu nedenle “biz” dediğimizde tüm varlıkları kapsayan geniş bir çerçeveden bahsetmek zorundayız.

Şimdi gündelik düşünceleri kenara bırakalım ve yaşamı oluşturan unsurları hayal edelim. Evrenin başlangıcından bugüne uzanan o devasa yolculuğu zihnimizde canlandırmak zor olabilir ama bize hayat veren suyu ve yeşili düşünerek başlayalım.
Bir şelaleden düşen suyun çıkardığı o güçlü uğultuları, ritim tutar gibi yankılanan kuş seslerini ekleyelim. Üstümüze doğru gelen su taneciklerinin tenimize dokunuşunu; toprağın ve çiçeklerin kokusunu; ayaklarımızın yere temasını ve rüzgârın bizi gıdıklayan ferahlığını hissedelim. Ardından yavaşça bu hayalin içinden çıkıp şu an yaşadığımız ortama dönelim. Gerçeklik ile hayallerimiz arasındaki farkı düşünüp aslında nerede yaşamak istediğimizi düşünelim.

Yaşamın ne kadar değerli olduğunu özellikle ondan uzaklaştığımız hatta onu kaybetme tehlikesiyle karşılaştığımız anlarda fark ettiğimizi hatırlayalım. Peki elimizdeki bu zenginliğe rağmen bizler neyi tercih ediyoruz?
Bunu anlatmak için size birkaç görsel göstermek isterim. Görsellerin tamamını alan ziyaretlerinde benim tarafımdan çekildi. Bazı görüntüler ne yazık ki koruma alanlarından ve size yalnızca küçük bir kısmını gösteriyorum.
Doğa bizim oyun alanımız değildir. Evimizde isteklerimiz doğrultusunda ortaya saçtığımız oyuncaklarımızı toplayabiliriz; ama doğa her zaman kendini toparlama fırsatı bulamaz. Doğa, bir kişiye veya topluluğa ait olmayan; içindeki tüm canlı ve cansız çeşitlilikteki varlığı bir arada tutan ve onların bir arada ortak yaşamasına izin veren bir bütündür.
Ya onunla uyum içinde yaşamayı çalışır ya da kendi ellerimizle yarattığımız tahribatın sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız. Bunun için uzun bir süre beklemeye de gerek yok. Son yüzyılda insanlığın Dünya’ya verdiği zarar ile küresel ısınmanın etkilerini her gün daha fazla hissediyoruz.
Yok edilen ormanlar, kontrolsüz tarımsal sulama ile endüstriyel su kullanımının tükettiği ve kirlettiği su kaynakları, betonlaşmanın boğduğu ekosistemler, günden güne kalitesini yitiren gıdalarımız ve nihayetinde hayatlarımız…
Bu tablo bize çok net bir şey söylüyor:
Doğaya karşı sorumluluklarımızı yerine getirmediğimiz sürece, doğa bize bunu hatırlatmanın yollarını bulacaktır.
Peki ne yapabiliriz? Bizlerin yaşam kalitesini arttırmak için takip ettiği kuralların doğaya ait olanlarına bir göz atalım.
Doğa’da Dikkat Edilmesi Gereken 10 Temel Kural




















