Söke–Doğanbey Milli Park Güzergâhında Çevresel Çöküş: Atık, Yangın Riski ve Gıda Güvensizliği
MÖ 5000’lere uzanan geçmişiyle sayısız medeniyete ev sahipliği yapan Söke’nin, 2025 yılına geldiğimizde geride bırakmak zorunda kaldığımız bazı manzaralarını sizlerle paylaşmak durumundayım. Bölgenin tarihî ve doğal zenginliklerinin günden güne yok oluşu ve bu durumun sıradanlaştırılması, toplumumuzda derin bir yara açmaktadır.
Bugün (6 Aralık 2025) Dilek Yarımadası Büyük Menderes Deltası Milli Parkı’na doğru ilerlerken, Söke–Güllübahçe yolunun 10. kilometresinde herhangi bir resmi bilgilendirme olmaksızın doğal bir alanın çöplük olarak kullanıldığını ve o sırada aktif bir yangın çıktığını fark ettim.
Önce yoldan geçen Jandarma Trafik ekiplerini durdurup durumla ilgili bilgi almaya çalıştım. Ardından 112’yi arayarak itfaiye talebinde bulundum. İtfaiye ekipleri kısa süre içinde olay yerine ulaşıp yangına müdahale etmeye başladı. Çöplükte biriken atıkların çeşitliliği nedeniyle, yalnızca küçük ölçekli bir yangını söndürebilmek için 8 tona yakın su kullanıldı.
Bir de bunun yaz aylarında yaşandığını düşünün. Rüzgârla ormanlık alana doğru savrulan bu atıkların; terör saldırıları, bilinçsiz bireyler veya güneşin etkisiyle tutuşması hâlinde nasıl bir felaketle karşılaşacağımızı daha kaç kere deneyimlememiz gerekiyor?
Alanda hafriyattan kimyasal atıklara kadar çok çeşitli çöp yığınlarının bulunduğunu, hatta son kullanma tarihi geçmiş tonlarca gıda ürününün bile kaçak şekilde buraya boşaltıldığını gördük. Söke Belediyesi Zabıta ekiplerine haber vererek denetim yapılmasını ve tutanak tutulmasını sağladık.
Yangının olduğu alanın hemen üst kısmında bir Kuzgun yuvasına denk gelmek ise durumu daha da çarpıcı hâle getirdi. Zaten kirletilmiş bu yaşam alanına bir de dumanın eklenmesi, bu canlıların ne kadar zor koşullarda hayatta kalmaya çalıştığını açıkça gösteriyordu. Bu çevrenin daha ne kadar yük kaldırabileceğini sizlerin de düşünmesini isterim.
Mevcut teknoloji ve bilim altyapısıyla kurulabilecek modern geri dönüşüm sistemleri ortadayken, hâlâ bu denli ilkel yöntemlere başvurulması—ki böylesi manzaralara geçmiş uygarlıklarda dahi rastlanmaz—bizi başka bir soruyla yüzleştiriyor:
Bizlere bu manzaraları yaşatanların, hem Söke halkına hem de bu ülkenin her bir vatandaşına karşı işledikleri saygısızlığın farkında olduklarını gerçekten düşünüyor muyuz?
Alanda seslerini duyduğumuz Çıvgın, Kızılgerdan ve Serçelerin yaşam hakkı yok mu? Söke halkının temiz bir çevrede yaşama hakkı yok mu? Yaşamını elinden aldığımız doğanın bir hakkı yok mu? Orman yangınlarına müdahale ederken şehit olan kahramanlarımızın hakkı yok mu?
Söke–Doğanbey arasında yer alan bu nokta; Doğa Koruma ve Milli Parklar personeli, bölge halkı, farklı kamu kurumlarında görev yapan personeller ve yöneticiler de dahil olmak üzere birçok kişinin her geçişinde gördüğü bir manzara oluşturuyor. Bu tabloya sürekli şahit olunmasına rağmen neden sessiz kalındığı sorusu ortada duruyor.
Eğer ilgili kurumlar tarafından işlem yapılıyorsa, bu işlemlerin sonuçları nereye varıyor? Neden kalıcı bir çözüm üretilemiyor?
Üstelik burada yalnızca çevresel bir tahribattan söz etmiyoruz. Son kullanma tarihi geçmiş tonlarca gıda ürününün kontrolsüz biçimde alana dökülmesi, gıda güvenliği zincirinde ciddi bir kopukluk olduğuna işaret ediyor. Bu ürünler nereden geliyor? Hangi denetim süreçlerinden geçiyor? Bu ürünlerin normal şartlarda uygulanması gereken imha prosedürleri neden işletilmiyor?
Dolayısıyla mesele sadece bir çevre kirliliği sorunu değil; aynı zamanda halk sağlığını ve gıda güvenliğini doğrudan ilgilendiren yapısal bir denetim sorunudur.






